1day agoÖyle Bir Geçer Zaman ki dizisinde birlikte kamera karşısına geçen Tolga Güleç ve Erkan Petekkaya, 12 yıl aranın ardından aynı projede buluştu. İki başarılı oyuncu "Filme Gel Erkek ne söyler: "Seni üzmek istemiyorum!" Türkçe meali: Seni asla üzmek istemesem de üzeceğim ve bunun sorumluluğunu da almayacağım. Seni ve ilişkimizi nasıl etkileyeceğini düşünmeden hareket ediyorum çünkü sadece kendimi düşünüyorum. Sonuçlarının ne olacağını umursamadan şu an ne elde edebilirim ona bakıyorum. öyle bir geçmiş zaman 2011-01-09T11:12:42Z Comment by erhan tüfekçioğlu. Ne kadar dogru şarkı.insanın içine işler gibi.:) 2010-11-03T12:31:55Z Comment by Bahar Canca. Vay, Erkin baba'da sound cloud'taymis!!! 2010-10-14T10:46:38Z. Users who like Erkin Koray - Öyle Bir Geçer Zaman Ki; Users who reposted Erkin Koray - Öyle Bir ÖyleBir Geçer Zamanki 85. Bölüm 4. Fragmanı 1 reklam Promosyon Kumbara Okullar açıldı çocuklara promosyon kumbara www.kumbara.gen.tr 02126576393 Listen to Öyle Bir Geçer Zaman Ki (Film Müzikleri) by Cem Tuncer & Nail Yurtsever on Apple Music. Stream songs including "Jenerik", "Ağlaya Ağlaya" and more. esrarengizhadiselerini; ailesi, mizah dergilerinde meslektaşları ve arkadaşlarıyla yaşadığı birbirinden ilginç olayları kendine has hikâyeciliğiyle anlatıyor.Öyle Bir Geçer Zaman Ki,çizgi romanla stand-up komedinin iç içe geçmiş nadide bir örneği. M.K. Perker Öyle Bir Geçer Zaman Ki Kara Karga Yayınları 9786057865946. 6Zmjn7S. 27 Mart 2019’un Kuğulu Park’ına… – Ey acı! Ey acı! Varlığı yer Zaman, Yitirdiğimiz kanla büyür, serpilir Bağrımızı kemiren o sinsi Düşman! Charles Baudelaire Zaman akar mı? “İnsan bilincinin kendi içine doğru uçup gittiği” kadim bir uğraş olan felsefe, zaman sorusunu sonuna kadar takip etmiştir. Parmanides’in küresinden Herakleitos’un ırmağına, Bergson’un süresinden Heidegger’in otantik insanına varana değin, felsefe tarihi bir bakıma zamanın da tarihidir. Ortaçağlı bir bilgenin de yazdığı gibi, “Veritas, filia temporis.” “Hakikat, zamanın kızıdır.” Bana sorarsanız, zaman sorusuna dair öne çıkarılması gereken iki yaklaşım biçimi vardır ve bu iki yaklaşım biçimi felsefeden değil, edebiyattan kaynaklanır. Marcel Proust ve Behçet Necatigil’den söz ediyorum elbette. Proust, À la recherche du temps perdu Kayıp Zamanın İzinde adlı yedi ciltlik başyapıtında istemsiz belleği mémoire involontaire öne çıkarmıştı. Necatigil ise, “hayatı kasten daraltarak” dünyayı önlemeye çalışıyordu. Bu iki edebi şahsiyet de Herakleitos geleneğine yönelik birer başkaldırıdır. Hatırlamak, beyhude bir çaba olsa da sanırım insanın ortaya koyduğu en değerli tepki koyma biçimidir. Ben, kendi dünya görüşümü “geçmiş” mefhumunu referans alarak oluşturdum. Hayatın mutlak anlamda trajik olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan sürekli yitirir. Zamanın fenomenal ve sözde de olsa akması, bizi onulmaz bir şekilde sürgün eder. Geçip gideriz hep, geçip gideriz… Ya da Rilke’nin yazdığı gibi, “öyle yaşarız biz de / hep veda ederek…” Geçmiş, insan varoluşunun çözülmüş bilmecesidir. Çünkü hiçbir şey geçmiş kadar güzel olamaz. Hatırlamak varlığın dindarlığıdır o halde. Hatırlarken, ölüm sonrasının yalın mutluluğuna, deyiş yerindeyse varlığa yaklaşırız. Bizi hatırlamanın dışında varlığa yaklaştıran diğer değerlerse, felsefe ve aşktır yalnızca. Augustus’un tapınağında ölümü bekleyen Vergilius da bunun farkındaydı. Ona Aeneas’ı bitirmesi için yalvaran dostlarına aşkı öğütlemiş ve şiirle ölüm sonrası arasındaki göksel bağlara işaret etmişti. Bu bağlamda belirtmek isterim ki, Hermann Broch’un uzun şiiri Der Tod des Vergil Vergilius’un Ölümü, benim kutsal kitap’larımdan biridir. Başa dönelim. Marcel Proust, À la recherche du temps perdu’de dünyayı deyiş yerindeyse bir hatıraya dönüştürür. Dolayısıyla Proust’un “fenomenolojik parantezi” nostaljidir. Proust’a göndermelerle dolu olan Attila Marcel adlı filmi ve Madam Proust’un esrarengiz kurabiyelerini hatırlayalım’ örneğin. Sylvain Chomet’in bu filminde hatırlamak bir nevi komaya girmek gibi tasvir edilmiştir. Behçet Necatigil’e gelirsek… Öğrencisi Hilmi Yavuz’un son yılların en nitelikli eserlerinden biri olan Behçet Hoca adlı kitabında da ortaya koyduğu gibi Necatigil, semper eadem’i bir dünya görüşüne dönüştürerek dünyayı önlemeye çalışıyordu. Evet, birçok insan için rutin sıradanlıktır. Oysa Necatigil’deki darlık’ sıra dışıydı. O, “iki başına yürüyebilmek”, yani “kendi içine sürüklenebilmek” için dünyayı sadeleştiren lâdinî bir mutasavvıftı. Dolayısıyla Proust dünyaya hatırlayarak, Necatigil ise tekrarlayarak meydan okuyordu. Ben bu iki varoluş üslubunu, metafizik bir tedahüle tabi tutuyorum. Geçmişin asli yaşantı olduğunu, hatırlamanın bizi o asli yaşantıya soyut olarak, tekrarlamanın ise somut olarak yaklaştırdığını düşünüyorum. Hatırlamak aşkınsal bir spekülasyon, tekrarlamak ise içkin bir performanstır. Öte yandan insan varoluşunun bütünlüğünü tesis eden şeyin hafıza olduğunu da hatırlarsak’, Hafıza Metafiziği’nin önemini bir kez daha anlamış oluruz. Bütün bir zihin felsefesi tarihi, hiçbir empirik referansla sağlaması analitik olarak gerçekleştirilemeyen hafızanın muğlaklığını telafi etmeyi deneyen girişimlerle doludur. Kant, “Öyle varsayalım,” diyerek işin içinden çıkar, Sartre ise Husserl’in Mutlak Ben’ine saldırarak insanı paramparça eder ve “varoluşun diasporasal olduğunu” salık verir. Sartre bunu özgürlük namına yapmıştır ama insan bu denli yersiz-yurtsuzlaşınca ortada Ben diye bir şey kalmaz. Hafızayı analitik olarak kurtarmak elbette mümkün değildir ama bu, hafızanın metafizik bir değere dönüştürülemeyeceği anlamına gelmez. Benim şahsi mitologyamda hafıza hayatın anlamıdır. Dolayısıyla ben, bütün aşkınsal ve ampirik biyografimi hatırlamak ve yeniden yaşamak üzerine inşa ediyorum. Peki bu nostaljinin siyasal değeri nedir? İşte bu noktada işler değişir. Evet, kapitalizm hafızayı parçalar. Bu yüzden hatırlamak devrimci bir eylemdir. Üstelik geçmişi olmayan hiçbir siyasetin geleceği de yoktur. Ama son kertede, devrim geçmişe değil geleceğe yöneliktir. Dolayısıyla “tarihin tüylerini Walter Benjamin gibi geriye doğru fırçalamak”la benim şahsi mitologyamdaki geçmiş idealizmi arasında mutlak bir fark vardır. Geçmiş asla ve asla kendi başına siyasal bir değer olamaz. Çünkü nostalji Lirik Ben’e ait bir değerdir. Kamusal Ben’in ilkesi ise, hatırlamaktan ziyade düş kurmaktır. * Kapak görseli Antoloji Ankara “Atatürk Bulvarı, 1963”

oyle bir gecer zaman ki 27