James Webb’den yeni renkli fotoğraflar 'AKP öncesi ve sonrası Türkiye' diyerek paylaştı İlhan Selçuk'un Yazıları 21 Haziran 2010 tarihinde yitirdiğimiz Cumhuriyet Gazetesi SaçEkimi Süreci ve Öncesi Sonrası fotoğrafları. Yukarıda bizi tercih eden misafirlerimizin saç ekimi öncesi sonrası fotoğraflarını listeledik. Bu 1 yıllık saç ekimi sürecinde memnun olacakları biz saç ekimi sonucuna kavuşturabilmek bizlerin en büyük motive kaynağı olmaktadır. Daha fazla saç ekimi öncesi ve sonrası CumhuriyetHamamı Isparta Kına ve Bekarlığa Veda. Bekarlığa veda veya kına gibi bayanlara özel eğlencelerin yapılabileceği otantik, kaliteli ve tarihi bir mekan olarak hizmet veren Isparta Cumhuriyet Hamamı farklı tarzı ve hizmetleriyle sizlere unutulmaz anlar yaşatacaktır. AtatürkNutuk için Cumhuriyet Fıkrası Kongresinde. Cumhuriyetin ilk tarihi sayılabilecek ve yazarıda yüzyılın lideri Atatürk olan Nutuk, Atamızın 19.Mayıs.1919 tarihinde, Erzurum 9. Kolordu Komutanlığı emrine 3. Ordu Müfettişi olarak atandıktan sonra, Samsun'a ayak basmasından başlar ve 1927 yılına kadar geçen tüm Cumhuriyetİdeolojisi ve Fuat Köprülü (9789752439870) Fuat Köprülü, Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş sürecinde Türkiye’de modern tarihçiliğin kurulmasına önderlik eden isim oldu. Tek Parti koşullarında hayatta ve ayakta kalmanın politik icaplarını yerine getirmekle birlikte, aslında radikal bir Kemalist değildi. SanayiiAlanında Yapılan Yenilikler. * 1925’te "Sanayi ve Maadin Bankası" kuruldu (Yıpranmış Osmanlı tesislerini tamir etmek için.). * 1927’de "Teşvik-i Sanayi Kanunu" çıkarıldı (Halk sanayiye teşvik edildi, ancak halkın gücü olmadığından "Devletçilik" politikası izlendi.). * 1933’te "İlk Beş Yıllık Sanayi Planı F9tTWRs. İslam’da figür yasağı demişken böyle bir yasağın neden ve nereden kaynaklandığına değinmemiz konumuzun akışı açısından yerinde olacaktır. Zaten bahsettiğimiz minyatür resimlerinde de sanatçıların figürü betimlemedeki çekingenliği oldukça açık bir şekilde görülmektedir. Resmini yaparken inceleyen batı sanatçısının aksine buna örnek Bellini’yi gösterebiliriz Osmanlı minyatür sanatçıları ise modeli inceledikten sonra onu birebir benzetme yoluna gitmeden sadece zihinlerinde kaldığı kadarını resmetmişlerdir. Figürlerin etrafı temiz konturlarla çizilip insan formunun içi sadece düz ve parlak renklere boyanmış, canlı ve gerçekçi gösterecek ışık-gölge, renk tonları gibi araştırmalardan kaçınılmış perspektife yer verilmemiştir. Minyatürde figürler sadece güçlerine, sosyal statüsüne göre büyültüp küçültülmüştür. Mesela padişah figürlerinde padişahı temsil eden figür resmin merkezine yerleştirilmekte, diğer figürlerden daha büyük ve görkemli resmedilmektedir. Müslüman halkın evinde figüre canlı bir varlığın resmine asla yer verilmemiş, genelde manzara ve Kabe tasvirlerine yer verilmiştir. Kuran-ı Kerim’de böyle bir yasağın, putlara tapma gibi sapkınlık içeren bir girişim dışında bulunmamasına rağmen günümüzde halen daha bir takım çevrelerce figür yasağı benimsenmekte ve evlerde figüre yer verilmemektedir. Önyargılar ve cehaletin gölgesinde ortaya çıkan, saptırılan bir konudur İslam da figür yasağı ve İslam’da resim hala birçok yönüyle açıklığa kavuşmuş değildir. da olduğumuz halde hala daha yaygın inanış İslam’da figür resmi yani canlı bir varlığı resmetmenin günah olduğu yönündedir. Bunun Allah’a sirk koşmak olduğu düşünülmekte ve İslam’da figüratif resim olmadığı yolundaki bu inanış sürdürülmektir. İslam’da canlı bir varlığı resmetmenin günah olduğuna ilişkin Kuran-ı Kerim’de böyle bir yasak hakkında indirilmiş bir ayet bulunmamaktadır. Buna kanıt olarak Kuran-ı kerimde yer alan ve resim, heykel yasaktır şeklinde yorumlanan ayetlerin bir kısmının Türkçe meali şu şekildedir “İsrailoğulları’nı denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine; Ey Musa! Onların tanrıları olduğu gibi, sen de bizim için bir tanrı yap! dediler. Musa Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz” dedi. İsrailoğulları denizi geçtikten sonra buzağıya tapan Amalika kavmine rastladılar, kendi peygamberlerinden, onların tanrıları gibi bir tanrı yapmasını istediler. Hz. Musa onların teklifini reddetti ve onları cehaletle suçladı.14 “Tür’a giden Musa’nın arkasından kavmi, zinet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli tanrı edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor? Onu tanrı olarak benimsediler ve zalimler oldular.” Hz. Musa’nın Tür’da kalma müddeti on gün uzatılınca, İsrailoğulların’dan Samiri adında bir “sanatkar” zinet takımlarını toplayarak bir “buzağı heykeli” yaptı ve “sizin de Musa’nın da tanrısı budur. Fakat Musa tanrısını unuttu” dedi. Buzağıyı öyle bir ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgar girdiğinde canlıymış gibi böğürüyordu.15 Araf suresinde de belirtildiği gibi yeteneği Allah’u Teala tarafından verildiği halde bunu inkar edip Allah’a sirk koşmak için heykel yapan sanatkardan, yapılan bu taş yığınına tapan bir kesim cahil insandan ve tapma işinin engellenmesi için bunun ne kadar yanlış olduğundan bahsedilmektedir. Burada anlatılanın resim yapmakla ya da sanat gibi kültürel amaçla heykel yapmakla hiçbir ilgisi yoktur. Burada özellikle heykelden, üç boyutlu nesneden ve ona tapmaktan bahsedilmiştir. Bu eylem, cahil insanların bir takım şeytani duygulara kapılıp, sadece kör bir nefisle ortaya koydukları bir durumdan öteye gitmemektedir. Ve görüldüğü gibi bunlar yaşanmıştır. Bu amaçla yapılabilecek bir heykeli sanatın içine sokmak yanlış olacağından, putperest insanların sanatı zora soktuğu ve yasaklarla nitelendirilmesine sebebiyet verdiği çok açıktır. Ayet örnekleri, bu yasakların insanın kendi iradesiyle ortaya çıktığını anlatan bir ayete yer vererek değerlendirilebilir; 14 Ali Özerk, Ali Turgut, Hayreddin Karaman, İbrahim Kafi Dönmez, Mustafa Çağrıcı, Sadreddin Gümüş, “Araf Suresi”, Kuran-ı Kerim Türkçe Açıklamalı Meali, Hadimü’l-harameyni’ş-şerifeyn Kral Fehd Mushaf-ı Şerif Basım Kurumu, Medine-i Münevvere 1992, Cüz9, Sure 7, Ayet 138, “İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emin beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik”Allah Teala insanı ruh ve beden kabiliyetleri bakımından canlıların en mükemmeli kılmıştır. Surede “en güzel biçimde yarattık” ifadesi bu hususu belirtmektedir. İnsan serbest iradesi ile ya bu kabiliyetlerini güzel kullanarak “kamil insan” olacak yahut da aksi yönü tutarak şuurlu varlıkların ve canlıların en aşağı mertebesinde yer alacaktır.16 İnsanı en güzel biçimde tanımlayan bu yüce ayette anlatıldığı gibi, insanoğlu her şeyi özgür iradesiyle yapmakta ve ona göre hak ettiğini yaşamaktadır. Bu nedenle sorunun temeline inmek için bu ayeti anlamanın yeterli olacağı kanısındayım. Daha eski dönemlerinde İslam sanatında insan figürünün her zaman bir yeri olduğu bilinmekle beraber, İpsiroğlu’nun “İslamda resim yasağı ve sonuçları” adlı kitabına göz attığımızda sonuç olarak pagan dünyanın insan tasvirine yer verdiğine, sonra tek tanrılı dinlerin tasvire yasak koyduğuna değinilmektedir. İpsiroğlu’na göre; “Ruh beden ayrımı yapan Hıristiyanlıkta resme tapma diye bir şey yok. Ruh ölümsüz, beden de ölümsüz ruhu kısa bir süre barındıran kalıptı. Varlığın tasvirinde bu kalıbı gördükleri için ona put gibi tapmıyorlardı fakat Hıristiyanlık devlet dini olduktan sonra canlıyla-cansızı, özle-kalıbı, gerçekle-resmi birbirinden ayırmakta güçlük çeken halk kültleri, Hıristiyanlar arasına karışıyor ve putperestlik zamanındaki inanç geri dönüyor, tasvire tapma yeniden canlanıyor, mahkemelerde ikonların önünde yemin ediliyor ve vaftiz babası seçilen azizin önünde dini törenler yapılıyordu.”17 “Kuran’da, Tevrat’ta olduğu gibi resmi yasaklayan bir ayetle karşılaşmıyoruz. Kuran’ın yasakladığı putlardır. Cahiliye devrinde Arap toplulukları tasviri puttan ayırmıyor ve biçim verme yeteneğinde tabiatüstü bir gücün bulunduğuna inanıyor ve tasvire tapıyorlardı. Bu yüzden Kur’an da biçim verme savara ve yaratma berea 16Ali Özerk, Ali Turgut, Hayreddin Karaman, İbrahim Kafi Dönmez, Mustafa Çağrıcı, Sadreddin Gümüş, “et-TİN Suresi”, Kuran-ı Kerim Türkçe Açıklamalı Meali, Hadimü’l-harameyni’ş-şerifeyn Kral Fehd Mushaf-ı Şerif Basım Kurumu, Medine-i Münevvere 1992, Cüz 30, Sure 95 Ayet 1,2,3,4,5, 17 aynı anlama gelir ve “yaradan”a el-bari musavvir tasvir yapan ressam denir.”18 diye devam ederek yine aynı metninde konuya açıklı getirilmektedir. Kitabında İslam dünyasının yeniçağa niçin girmediğine de açıklık getiren İpsiroğlu’na göre “…bu aşk, Hıristiyanların tanrı sevgilerinden başkadır. Allah Müslümanlıkta öylesine erişilmez bir uzaklıktadır ki, O’na yaklaşma; dünya bağlarının kopması ve sonunda Sufi’nin ortadan silinmesiyle gerçekleşir. İslam sanatına neden ortaçağı aşıp yeniçağa girmediği sorusunu bu açıdan bakarak cevaplayabiliriz. Rönesans, İslam mistiklerinin nefis savaşıyla yenmeye çalıştıkları madde dünyasını yüceltme çabası içindeydi.”19 Bu bilgiler neticesinde sadece tapınma amacıyla kullanılan tasvirler yasaklanmıştır. Allah Teala’ya şirk koşmanın yasak olması ve bununla birlikte asıl konu şirk yasağı olduğu için herhangi bir resmin mescitlerde bulunmaması gerektiğini vurgulayan hadislerdir. İslam’ın bir resim yasağı yoktur. Bunu İslamiyet’in farklı dönemlerinde yapılmış olan resimlerden hatta içinde Peygamberimiz in bulunduğu birçok esere rastlanmasından anlayabilmekteyiz. Bu konuyu inceleyen din adamları şu hususlarda anlaşma göstermişlerdir. Ağaç, dağ, taş, manzara gibi cansız varlıklar mübahtır. Ayrıca bedenin bir kısmına ait olan resimlerin ya da yapılan suretin görülmeyecek kadar küçük olması caizdir. Fikir ayrılığına düşmelerine ve tartışmalara sebep olan konu ise canlı varlıkların tam olarak bedenlerini yansıtan resimlerdir. Bunun sonucunda kitap içinde kapalı halde bulunması ya da uzaktan bakıldığında bedenin şeklinin belli olmaması halinde yapılabileceği aksi halde canlı resmi bulunan eve meleklerin girmeyeceği gibi yorumlar yapılmıştır. Bazı alimler ise, yasak olanın sadece gölgeli resimler yani heykeller olduğunu, kalemle çizilen resimlerin ya da makineyle çekilen fotoğrafların caiz olduğu kanısındadır. Burada da görüldüğü gibi bu anlaşmazlıklar kesin bir yasağın olmadığını bize göstermektedir. Bu yasağın konuşulmasının tek sebebi resimlere, suretlere, heykellere, tapmak yahut saygı göstermek endişesidir. Önceki sayfalarda da belirtildiği gibi, Fatih Sultan Mehmet’ten itibaren Osmanlı sarayında çalışan nakkaşlar, İtalya’dan gelen 18 Mazhar İpşiroğlu, İslam’da Resim Yasağı ve Sonuçları, YapıKredi Yayınları, İstanbul 2005, 19 Mazhar İpşiroğlu, ressamlar, Nakkaş Levni, Buhari gibi birçok sanatçı insanı konu almıştır. Buradan anlıyoruz ki minyatür, resimle ayrı tutulmuştur. İslam hukukçularının kitap içinde kapalı ya da belli olmayan şekilde caiz gördüğü sınıfa girmiştir. Kitap içinde kapalı kalmak şartıyla yapılabilir diye o günün şartlarına göre bir fetva getirilerek yavaşça bu yasak kendi kalkanını delmiştir zaten. İşte minyatür sanatının gelişiminde bu yasağın rolü büyüktür. İslam sanatçısı resimlerinde gerçek olan ne varsa ortadan kaldırmış, canlı varlıkları, ışık-gölgeyi resmetmeden sadece renkler ve şemalarla anlatım yoluna gitmiş, onu sınırlamış, belirli kalıplar içine sokmuştur. Bu da neden insan figüründe batı kadar ilerleyemediğimizi göstermektedir. Fakat bunun aksine minyatürde figür adına yaşanan değişiklikler de bu baskının sonucunda oluşan zorunlu terciğin zamanla aşılacağının ipuçlarını bize vermektedir. Burada hemen şunu kaleme almak gerekir “zaman en iyi ilaçtır.” Resim 1 Fatih Sultan Mehmet, “Eskizler”, Topkapı Sarayı, İstanbul Resim 3 Gentile Bellini, “Fatih Sultan Mehmet portresi”, 1480, National Gallery, Londra Resim 4 Gentile Bellini, “Oturan Katip” Resim 5 Nakkaş Sinan Bey, “Fatih Sultan Mehmet’in gül koklayan portresi”, 1480, Topkapı Sarayı, İstanbul Resim 6 Buhari, “Hamamda Yıkanan Çıplak Bir Kadın”, Yelpazeli Kadın - Nazlı Ecevit Kadın, günümüze gelinceye kadar, hemen her dönemde ve her toplumda önemli olmuştur. Antropologlara göre eski toplumlarda uygarlık kadınlar eliyle başlamış. İlk ipi yapmayı akıl eden, yiyecekleri koymak için taştan ve kilden kap kaçağı yapan, yenecek ve ilaç olarak kullanılacak bitkileri, ateşi bulan, hayvanları evcilleştiren kadınlarmış. Çığ, 201276 Bütün bunlar onların yaratıcı olarak tanımlanmasına neden olmuştur. Türk toplumundaki kadın da yaratıcılığını kullanmış, örneğin halı ve kilim dokuyarak, oya yaparak, nakış işleyerek ve bunun gibi daha pek çok farklı alanlarda kendini ifade ederken sanatta da varlık gösterebilmiştir. Özellikle de Türk kadını 18. yüzyılda sesini duyurmaya başlamıştır. Osmanlı'da batılılaşma sürecinin 18. yüzyılda başladığı bilinmekte, Osmanlı Türkiye'sinde ekonomik, siyasal, toplumsal ve askeri alanlarda yaşanan gelişmelere paralel olarak yoğunlaşan batılı tarzda yaşama isteği, bilindiği gibi sanatın her alanında da hissedilmeye başlamıştır. Türk resim sanatı tarihine göz atıldığında ise, 19. yüzyıla kadar, temeli Türk-İslam geleneğinde yatan minyatür sanatının egemen olduğu görülmektedir. Ancak 18. yüzyıl başlarından itibaren yaşanan değişim resim alanında da etkilerini göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye modernleşmesinin sanata yansıması, Aydınlanma Çağı olarak adlandırılan tarihsel dönemle belirgin yakınlıklar içerir. 17. yüzyılda başlayan ve daha çok 18. yüzyıla tarihlenen Aydınlanma Dönemi, düşünce, bilim, teknik ve toplumsal yaşamda köklü değişimlerin yaşandığı, tanrı, akıl, doğa ve insan kavramlarının yeni bir anlayışla sorgulandığı, Sanayi ve 1789 Fransız Devrimleri’nin modernleşmeyi tetiklediği bir süreçtir. Aklı, kurucu ilke olarak benimseyen aydınlanma felsefesiyle biçimlenen bu yeni dönem, dünyayı kavrama, toplumsal ve ekonomik dinamikleri önemseme, özgürleşme, gözlem ve deney yapmaya, bilgiye ulaşmaya, geleceği projelendirmeye, dinin toplumsal alanda etkinliğinin azalmasına bağlı olarak modern dünyanın da temelleri atılmıştır. Yaman, 201291 Osmanlı'da ilk batılılaşma hareketleri askeri alanda da hissedilmiş ve batı anlayışıyla ilk sanat çalışmalarına da asker ressamlar önderlik etmiştir. Saray çevresinde yoğunlaşarak halktan kopuk bir biçimde başlayan bu batılılaşma hareketi zaman içinde saray dışına ve hatta İstanbul dışına da taşmaya başlamıştır. Yeni Türk devletinin kurulduğu yıllara gelinceye kadar geçen dönemler, bir bakıma çağdaş Batılı sanat tekniklerinin kavranmaya çalışıldığı, senteze bağlı yöntemlerin araştırıldığı ve geleneksel kültürden çağdaş kültüre geçiş sorunlarının çözümü için ilk adımların atıldığı yıllardır. Berk, 19839 İslam inancında çizmek yaratmayla eş tutulmuş olduğundan sanatçının canlı varlıkları çizmesi ya da ifadelendirmesi uzunca bir süre yanlış kabul edilmiştir. Hristiyanlık'ta olduğu gibi özellikle insanın resimlenmesi mümkün değildi. Bu kısıtlamaların hat sanatının gelişmesine önemli ölçüde katkısı olduğu bilinmektedir. Ülkemizde bir sanat eğitimi kurumuna olan ihtiyacı ilk fark eden ise Osman Hamdi Bey’dir diyebiliriz. Osman Hamdi Bey, Türkiye’de sanat eğitimi veren bir okulun eksikliğini ve gerekliliğini fark ederek, 1881 yılında II. Abdülhamid ve Ticaret Nezareti'nin de iznini alarak, müdürü olduğu Arkeoloji Müzesi’nin tam karşısına 1882 yılının sonlarına doğru Sanayi-i Nefise Mektebi’nin inşaatını başlatmıştır. 3 Mart 1883 yılında da Sanayi-i Nefise Mektebi’nin açılışı gerçekleşmiştir. Ülkemizde kurulan ilk resmi sanat eğitimi kurumu kimliğine sahip olmasına rağmen Sanayi-i Nefise’ye kız öğrenci kabul edilmiyordu Dilmaç, 2011201. 1859’da açılan ilk kız rüştiyesi ise kadınların uzun süre sübyan mektebinden sonra gidebileceği tek öğretim kurumu olmuş, bu arada dönemin erkek ressamlarının arasında varlık göstermeye çalışan kadın ressamların eğitimleri 1859’a kadar sübyan mektebiyle sınırlı kalmıştır Seyran, 20057. Kızların henüz Sanayi-i Nefise Mektebi Âlisi’ne kabul edilmedikleri bu dönemlerde ancak 1914'te kızların sanat eğitimini amaçlayan İnas Sanayi-i Nefise mektebi kurulmuş. Durum böyle olduğundan kadın sanatçılar için koşullar görüldüğü üzere biraz daha zor, meşakkatli ve kısıtlayıcı olmuştur. Dönemin Müslüman kadın sanatçıları çoğunlukla saray çevresine yakın bürokrat ailelerinin kızlarıdır. Bunlar genellikle Üsküdar Kız kolejinde veya evlerinde ilk eğitimlerini tamamlamış daha sonra da Sanayi-i Nefise mektebinde ya da yurt dışında batılı sanatçılardan resim eğitimi alabilme şansı yakalamış kadın sanatçılardır. Aldıkları bu eğitimlerden sonra kadınlar resim alanında kısmen de olsa varlık gösterebilmişlerdir. Osmanlı döneminde batılılaşma süreci yaşanırken bu süreç içinde yeni kadın tipine örnek oluşturacak iki kadın sanatçıyla karşılaşıyoruz. Bunlar Mihri Müşfik ve Müfide Kadri'dir. Toplumsal değişimin simgesi olan bu iki sanatçı aynı zamanda Türkiye’de çağdaş resim çalışmalarını ilk başlatan kadın ressamlarımız olarak varlık gösterebilmişler ve ilk kuşak kadın sanatçılarımızın yetiştirilmesinde de önderlik etmişlerdi. 1. Mihri Müşfik Avrupai bir eğitim alan, edebiyat, müzik ve resim ile ilgilenen Mihri Müşfik 1886 yılında İstanbul'da doğdu, 1954'te New York'ta 68 yaşında öldü. 1913 yılında İstanbul Darülmuallima'da Kız Öğretmen Okulu resim öğretmenliği, İstanbul'da ilk Kız Güzel Sanatlar Akademisi'nde İnas kız Sanayi-i Nefise Mektebi eğitimcilik ve idarecilik yapmış Tansuğ, 2012137, Nazlı Ecevit, Aliye Berger, Fahrinüsa Zeyd gibi pek çok kadın sanatçının yetişmesine önderlik etmiştir. Türkiye’de çağdaş Türk kadın ressamlarının ilki olarak bilinen, zaman zaman çarşaf giysileri, zaman zaman çiçekli hasır şapkaları ve zarif iskarpinleri ile alaturkalık ile alafrangalığı bir arada yaşayan sanatçı o dönem kızlar için faaliyete geçirilen resim atölyelerinde güçlü iradesi ve zekâ dolu kişiliği ile etkin olmuştur Tansuğ, 2012137, Abdülhamit döneminde saray ressamı olan Zonaro’dan resim dersleri almış deseni sağlam bir sanatçıdır. Resimlerinde konu olarak portre ve figür üzerinde yoğunlaşmıştır. Özellikle portrelerinde yaşadığı dönemin akımları olan kübizmin ve ekspresyonizmin etkileri görülür. Bir portre ressamı olarak tanımlayacağımız sanatçıyı fırça vuruşlarındaki ve ışığı kullanışındaki rahatlık dikkat çekicidir Resim 1, 2, 3, 4, 5. Bu batılılaşma döneminde Tevfik Fikret ile de dost olmuş Edebiyat-ı Cedide şairlerinin yazdıklarını resimleyerek bir “Edebiyat-ı Cedide Resmi” yaratmıştır. 1915 yılında, Tevfik Fikret’in ölümü üzerine, yüzünün kalıbını alarak heykelini yapan Mihri Müşfik Türkiye’de ilk mask çalışması yapan sanatçı olarak bilinmektedir Kargın, 2010. 1923 yılında İtalya’da Papa’nın portresini yapmış ve bir kilisenin fresklerinin onarımında çalışmıştır. Bu tablosu Vatikan Müzesi’ndedir. Sanatçı Atatürk’ün ayakta pelerinli bir portresini yapmış ve eserini Atatürk’ün kendisine vermiştir. Uzun yıllar kayıp olan bu tablo 90'lı yıllarda ortaya çıkmıştır. Mihri Müşfik’in günümüze ulaşabilmiş ve kayda alınmış 150 eseri bulunmaktadır. Kargın, 2010. 2. Müfide Kadri Müfide Kadri 1889-1912 yılları arasında yaşamış kısacık hayatında zamanının kadın ressamları arasına adını yazdırmayı başarmış bir kadın sanatçımızdır. Ölümünden sonra babası tarafından yapıtları sergilendiğinde, üstün yeteneğe sahip olduğu görülmüştür.Tansuğ, 2012136. İyi bir eğitim alan Müfide Kadri, Önce Osman Hamdi Bey'den, sonra da Güzel Sanatlar Akademisi hocalarından olan İtalyan Profesör Valeri’den suluboya ve kara kalem desen dersleri almıştır. İstanbul Kız Lisesi'nde resim öğretmenliği yapmıştır. Ödül alan ilk kadın sanatçımızdır. Osmanlı Ressamlar Cemiyeti üyesi olan sanatçının, Almanya’daki bir sergide resmi ödül kazanmıştır. Resim dışında müzik ile de ilgilenmiş, besteler yapmıştır Erden, 2012, 76. Resimlerinde portreleri Resim 6, 7, peyzajları Resim 8, 9, natürmortları Resim 10 konu olarak ele almış olan sanatçının eserlerine dikkatlice bakıldığında hepsinde şiirsellik, hassasiyet ve duyarlılık hissedilebilmektedir. Özellikle portrelerine dikkat edildiğinde modelin dış görünüşünün yanında iç dünyasının da yansıtıldığı bir ifade biçimi kullandığı gözlenir. 3. Celile Hikmet Enver Önemli kadın ressamlarımızdan olan sanatçı 1880-1956 yılları arasında yaşamış. Babası Enver Paşa'nın saraya yakınlığı nedeniyle Saray Ressamı Fausto Zonaro'dan resim dersleri almış bir portre sanatçısıdır Resim 11, 12, 13, 14. Portre dışında nüler çalışmıştır Resim 15. Realist bir tarzda yaptığı natürmortları da bulunur Resim 16. Resimlerinde pastel renklerin hâkimiyeti dikkat çekicidir. Celile Hanım Türk şiirinin önemli isimlerinden Nazım Hikmet’in annesidir. Nazım Hikmet'in şiir hocası Yahya Kemal’e âşık olmuş ancak evlenememişlerdir. 4. Melek Ziya Celal Sofu Dönemin kadın sanatçıları arasında sanat eğitimlerine devam edenlerin büyük bir kısmının çalışmalarını yurt dışında sürdürmüş olmalarından da anlaşılacağı gibi, o dönemin kadın ressamlarına Türkiye’deki sanat ortamında yeterince yer verilmemiştir. İtalya, Fransa ve Amerika’da çalışmalar yapan Mihri Müşfik gibi ressamlık ve yazarlığın yanı sıra heykeltıraşlık yönü de bulunan Melek Celal Sofu da Almanya’da çalışmalarını sürdürmüştür Erden, 2012, 81. Kısacık hayatında 1896-1976 resim, heykel, güzel yazı ve süsleme sanatlarıyla ilgili pek çok alanda dersler almış ve çalışmalar yapmış. Nazmi Ziy'dan resim dersleri alan Melek Hanım, Güzel sanatlar Akademisi'ne de misafir öğrenci olarak devam etmiştir. Realist üslupla resim yapan ve klasik resim anlayışını koruyarak çalışan Melek Celal Sofu’nun resimlerinde konu olarak daha çok natürmortlar Resim 17, portreler Resim 19 ve nüler Resim 20, 21 dikkati çekmektedir. Resim 18'de ki çalışmasında çağdaşlaşma yolunda batı dünyasının ortaya koyduğu yenilikleri benimsemiş bir sanatçı olarak TBMM'de kadın konuşmacıyı anlatan çalışması kadının mecliste bulunabilmesi ve konuşabilmesi açısından önemlidir sanatçının bu eseri İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nde bulunmaktadır. İlk kişisel sergisini Münih’te açan sanatçının Devlet Resim Heykel Müzesi'nde Polonyalı sanatçı Bilinsky’nin tunçtan yapılmış heykeli bulunmaktadır. 5. Nazlı Ecevit İstanbul’da 04 Ocak 1900'de doğan ve 14 Ağustos 1985'te Ankara’da vefat eden Nazlı Hanım, Beşiktaş İnas Rüştiyesi’ni Kız Ortaokulu bitirdikten sonra Darülmuallimat'a Kız Öğretmen Okulu yatılı olarak kabul edilmiştir. Daha sonra İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nde eğitimini sürdürmüş ve Ankara Kız Lisesi’nde ve Musiki Öğretmen Okulu’nda uzun yıllar resim öğretmenliği yapmıştır. Yaşamı boyunca kara kalem, desen, portreler çalışmış daha çok da kadınları konu almış ve ev içinde günlük halleriyle kadınları ifadelendirmiş Resim 22, 23, manzaralar ki bunlar da genellikle İstanbul manzaralarıdır Resim 26, 27, natürmortların da ise vazo içinde çiçekleri konu almıştır Resim 24, 25. Başarılı eserleri arasında sayılan Kerime Salahor portresi Devlet Resim Heykel Müzesi'ndedir. Eşi Fahri Ecevit ile oğlu Bülent Ecevit’in, ressam Şeref Akdik ile ressam Güzin Duran’ın, Leman Alp ile Fatma Adalan’ın portreleri sanatçının beğenilen eserleri arasındadır. Nazlı Ecevit en uzun süre resim yapan, en çok eser veren kadın ressamlarımız arasında yer alır. Eserlerinin en önemli özelliği değişik akımlara kapılmadan, gerçeklerden ayrılmadan, aşırılıklardan uzak bir şekilde fırçasını kullanmasıdır. Altmışa yakın karma sergiye katılmış, on kadar kişisel sergi açmıştır. 6. Maide Arel 1907 ve 1997 yılları arasında yaşamış kübist kadın sanatçılarımızdandır. Ermeni asıllı sanatçı Güzel Sanatlar Akademisi'nin Nazmi Ziya ve Hikmet Onat atölyelerinden mezun olmuştur. Kübist üslupla resimler yapmış olan sanatçı dış görünüşü ifadelendirirken konunun iç dünyasını da ifadelendirmeye çalışmış, çalışmalarında konuyu ana parçalara bölmüş ve sonrada kişisel duyarlılığına göre estetik bir düzende bir araya getirmiştir. Viyana’da özel müzede eseri bulunmaktadır. Sanatçı ilk kişisel sergisini de 1951 yılında İstanbul'da açmıştır. Daha çok eserlerinde kadın figürlerini kullanan sanatçının Resim 28, 29, 30, hayatın içinden güncel birçok konuyu da işlediği görülmektedir Resim 31, 32, 33, 34. 7. Eren Eyüboğlu Cumhuriyet döneminin önemli kadın sanatçılarından olan Eren Eyüboğlu 1907'de Romanya’da doğmuş ve 1988 yılında İstanbul'da ölmüştür. 1929'da Paris’e giderek Julian Akademisi’nde 4 yıl boyunca boyunca André Lhote’un öğrencisi olmuştur. Anadolu insanının yaşam biçimini tuvaline folklorik özellikleri koruyarak ve plastik öğelerle birleştirerek yansıtan sanatçı yapıtlarında ayrıntıdan uzaklaşarak; sadeliğe, ritmik çizgi ve heyecan verici, coşkulu renk uyumuna önem vermiştir. Resim 35, 36, 37, 38, 39, 40'ta peyzajları ve figürlü çalışmaları görülebilir. Eren Eyüpoğlu, ressam kimliğinin yanında mozaikçi ve seramik ustası olarak da bilinir. Sanat anlayışından hiç ödün vermeyen Eyüboğlu mitolojik konulu resimler de yılında Bedri Rahmi Eyüboğlu'yla evlenerek İstanbul’la gelmiş, Anadolu’yu adım adım gezmiş ve Anadolu insanını soyutlamacı ve Ekspresyonist bir anlatımla tuvaline yansıtmıştır. Sanatçının Ankara Etibank da, Hacettepe Hastanesi'nde, Ankara Çocuk Hastanesi'nde, İstanbul'da Cerrahpaşa ve Haydarpaşa Göğüs Hastalıkları Hastanesi'nde mozaik panoları da bulunmaktadır. 8. Şükriye Dikmen Cumhuriyet dönemi kadın ressamlarımızdan bir diğeri de 1907-2000 yılları arasında yaşamış Şükriye Dikmen’dir. Sanatçı resimlerinde konu olarak genellikle kadın portreleri çalışmış özellikle de tek bir kadın figürünü ele almıştır Resim 41, 42, 43. Soyutlamayı yalınla birleştirmeyi başarmış ender sanatçılarımızdandır Resim 44, 45, 46. Zeki Kocamemi, Nurullah Berk ve Cemal Tollu'dan dersler alan sanatçı kadın ressam olmanın zorluklarını da aşarak kendine Türk resmi içinde saygın bir yer sağlamıştır. Resimlerinde kompakt plastik değerler bulunan Eren Eyüboğlu gibi Şükriye Dikmen de, akademik çalışmalarını izleyen bir dönemden sonra, keskin dış çizgilerle oluşturduğu portre ve natürmortlarıyla D grubunun ilkelerine de bağlı kalmıştır Tansuğ, 2012, 225. Türkiye’de kadın sanatçı olmanın ne denli zor olduğu düşünüldüğünde bu zorlukların üstesinden gelmiş bir kadın sanatçımız olarak önemlidir. Naile Akıncı, Semiha Berksoy, Leyla Gamsız, Leman Tansuğ gibi isimleri de saymak gerekir. 9. Mürşide İçmeli 1930 yılında İstanbul’da doğan en önemli kadın, özgün baskı sanatçımızdır. Resim çalışmalarına 1947 yılında İstanbul Çapa Kız İlk öğretmen Okulu resim seminerinde başlamış ve Bursa ve Konya Kız İlk öğretmen Okulları'nda öğrenimine devam etmiştir. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nden 1953 yılında resim-iş öğretmeni olarak mezun olmuş. Bir süre Afyon Lisesi’nde resim-iş öğretmenliği yaptıktan sonra, 1959 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne grafik asistanı olmuştur. Akademik çalışmaları sırasında birçok sanat eğitimcisi yetiştirerek sanata ve eğitime önemli katkılarda bulunmuştur. Çok sayıda ödülü bulunan sanatçı, ilk kişisel sergisini 1976'da açmıştır. Anadolu uygarlıklarından, etkilenmiş, yaşam ve ölüm konularını işlemiş, bütün bunları da simgesel soyut bir dille aktarmaya çalışmıştır. Sanatçı bu soyut ve geometrik biçimleri kompozisyonlarında kontrastlara önem vererek işlemiştir Resim 47-53. Tarihsel süreç içinde erkek egemen toplumlarda birçok başarı elde etmiş olmalarına rağmen kadınlar her zaman erkeğin gölgesinde kalmıştır. Sanat faaliyetlerine bakıldığında da durum aynıdır. Birçok güçlükle karşılaşan içinde bulunduğu dönemin birçok zorluklarına karşı direnen kadın zaman içinde toplumlardaki kadına karşı konan katı kuralları yıkarak sanatçı ve eğitimci olarak varlık gösterebilmişlerdir. Türkiye’de kadınların sanat üretimine katılımı 19. yüzyılın ikinci yarısında batılılaşma hareketlerinin bir sonucu olarak gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Ancak kadınlarımızın sanatçı ve eğitimci kimliği, Cumhuriyet dönemi ile belirginleştiği görülmektedir Dilmaç, 2011, 113. Yrd. Doç. Dr. F. Emel Ertürk / Atılım Üniversitesi, Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Kaynak Azeri, Nazan. Modernleşme Sürecinde Kadın Ressamlar. New Wave Berlin Sergi Kataloğu. 2. Berk, Nurullah-Kaya Özsezgin. Cumhuriyet Dönemi Türk Resmi. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1983. 3. Çığ, Muazzez İlmiye. Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği. Analiz Basım Yayın, İstanbul, 2012. 4. Dilmaç, Oğuz. Türkiye ev Avrupa'da Kadınların Sanat Eğitiminin Karşılaştırmalı Tarihçesi. M. Ü. Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi, 2011. Sayı 34, Sayfa 99-115. 5. Emine, Seyran. Mihri Müşfik Yaşamı ve Sanatı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Sanatı Anabilim Dalı, İstanbul, 2005. 6. Erden, Osman. 19’uncu yüzyıldan 1960’a kadar Türk Resim Sanatı Hakkında Bilmeniz Gereken Her Şey. Boyut Matbaası, İstanbul, 2012. 7. Kargın, Nursel. İndigo Dergisi Sanat. 7 Mart 210. 8. Tansuğ, Sezen. Çağdaş Türk Sanatı. Remzi Kitabevi. İstanbul, 2012. 9. Zeynep Yasa-Yaman. Ankara Resim ve Heykel Müzesi. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sanat Eserleri Dizisi 486, Ankara, 2012. Bir süredir anılarımı derlemeye, arşivime bir düzen vermeye uğraşıyorum. Bu nedenle bazı günler bir sürü eski fotoğrafla sarılmış olarak buluyorum kendimi. İlhan Selçuk bir yazısında şöyle demişti “Fotoğrafta donmuş olan zaman, bir anın sürekli geleceğe taşınmasından oluşur. Duran zamandır fotoğraf...” O “duran zaman”lar çevremi alıp, kendi varlıklarını hatırlatıyorlar bana. Ben de çekildikleri andan bugüne geçmiş zamanı biriktirmiş bakışımla yanıtlıyorum onları. Sepya sarılığı içinden bana bakan yüzleri zihnimde canlandırmaya, kâh eskiye dönüp fotoğrafın anını onlarla paylaşmaya, kâh sonraki yaşam çizgileri üzerine kafa yormaya çalışıyorum. Sağmalcılar Cezaevi Bu fotoğraf Sağmalcılar Cezaevi’nde çekilmişti. Solda ben, ortada Ayşe Bilge Dicleli, sağda Ayşe Baykara... Sene herhalde 72 olmalı. Çünkü 30 Mart’ı orada yaşamıştık. Bu üç isim hali, yani “Ayşe Emel Mesci” ve “Ayşe Bilge Dicleli” bize 12 Mart döneminin armağanıdır. Herkes bana “Emel” derdi, hepimiz de “Ayşe Bilge” değil, “Bilge” derdik. Hem bizler hem de kamuoyu göbek adlarımızla “Ayşe” 12 Mart’ın sonu gelmez tutuklama bildirileri, nüfus cüzdanına göre yazılmış iddianameler ve basında çıkan haberler aracılığıyla haşır neşir olduk. Bilge ile Sağmalcılar Cezaevi’nde kısa bir dönemi paylaştık. Ben 24 sanıklı davadan gelmiştim, o 256 sanıklı davadan... Zaten Sağmalcılar Cezaevi o dönemde son dağıtımdan önceki merkez gibiydi. Yolların kesiştiği, tekrar ayrıldığı, insanların önce yan yana gelip sonra uzaklaştığı bir terminal binasını andırıyordu. Bir müddet sonra hepimizi nihai cezalarımızı yatacağımız cezaevlerine dağıtmışlardı. Gülümseme Yumuşak, sevecen ve çok iyi eğitimli bir kız olarak yer etmiştir zihnimde koğuş arkadaşım Bilge. Bu fotoğrafı ise ne zaman görsem gülmeden edemem. Çünkü işin aslı, dansçı olan benim, konservatuvar mezunuyum, ama fotoğrafta Ayşe Baykara Kâmil Dede’nin baldızıydı ve benim aramda estetik pozu ve doğru ayak duruşunu Bilge yakalamış. Sağmalcılar Cezaevi’nde kesişen yollarımız sonra ayrıldı gitti, bir daha karşılaşmadık. Belki Türkiye’nin 12 Eylül öncesi ve sonrası siyasi fırtınalarında göz gözü görmez bir hale gelen hava da bunda etkili olmuştur, bilemiyorum. Ben Bilge’nin özellikle kadın mücadelesi alanında gösterdiği çabayı hep saygıyla, takdirle izledim. Ama belleğimdeki Bilge Dicleli imgesini ne siyaset, ne kadın mücadelesi, ne başka bir şey belirliyor. Donmuş bir zamana, bir fotoğraf karesine sıkıştırılmış birkaç aylık cezaevi arkadaşlığından günümüze, “Üç Kızkardeş”in finalinde Olga’nın sözleriyle “Ah bir bilsek, bir bilsek...” diyerek bakan o üç genç kızın bakışlarıdır benim için Bilge. Hayatım boyunca onun adı ne zaman geçse hem ruhumla hem yüzümle hep gülümsedim. Onunla birlikte çalışma, mücadele etme, üretme, yaşama olanağı bulmuş herkes neyi ifade etmeye çalıştığımı çok iyi anlamıştır, eminim. Bu gülümseme için sana çok teşekkür ediyorum Bilge Dicleli, yolun açık olsun. 30 Nisan 2015 Perşembe, 1514 TEOG sınavları bugün saat tamamlandı. 1 milyon 282 bin 512 öğrencinin ter döktüğü sınavla ilgili foto yorumlar sosyal medyada peyleşılıyor. İşte o foto-yorumlardan bazıları En Çok Okunan Haberler

cumhuriyet öncesi ve sonrası fotoğraflar